Wednesday, April 24, 2013

Emine Teyze ile Hayri Amca


Adı Emine. Yaşını bilmiyorum. İneklerin fotoğrafını çektiğimizi görünce eline şeker vermiş çocuk gibi sevinci hala gözümün önünde. Fotoğrafları uzaktan çekiyorduk. Gelin, burdan da çekin, diye bizi yakınına çağırdı. İnekleri çekerken senin de fotoğrafını çekeyim mi teyzeciğim, dedim, hemen, dur eşarbımı, üstümü başımı düzelteyim, dedi, başladı poz vermeye. Nasıl şen, nasıl mutlu, tarifi yok. Önce o bize sorular sordu, napıyoruz, ne ediyoruz. Sonra da başladı kendini anlatmaya. Hiç çocuğum yok dedi, olmadı, bu yaşıma kadar hiç fotoğrafımı çeken de olmadı. Hani çocuğum olsaydı, o çekerdi beni demeye getirdi. Biz kötü olduk, gözlerimiz doldu. N'olur bana bu fotoğraflardan verin kızım, dedi, sözümüz söz, haftaya getireceğiz deyince üzerimize etmediği dua kalmadı. Hemen Hayri'ye seslendi. Kızlara telefon numaranı ver, bana fotoğraflarımı getirecekler, dedi. Kendi fotoğraflarının yanında ineklerininkini de istedi. Onlarınkini de asacakmış duvarına. :)
 Hayri, kocası. Emine teyze ne kadar şen şakrak,pozcuysa, Hayri amca o kadar sessiz, utangaç. Ama bizi kırmadı, iki, üç poz da O verdi. Sonra ineklerinin yanına gitti. O inekleri sevdi, inekler O'nu. İneğin inek olduğunu bilmesek aşk yaşıyorlar, derdik. Kediyle, köpekle sahibi arasındaki aşkı görmüştüm de inekle sahibi arasındaki aşka ilk kez şahit oldum. Böyle bir şey olamaz.

Haftaya Pazar günü görevimiz belli, fotoğrafları sahibine vermeye gideceğiz, belli mi olur, belki yeni hikayelerle döneriz :)

O zamana dek hepinize şahane günler dilerim <3
















Monday, April 15, 2013

'Lunapark'


Hayat, bildiğin lunapark. Roller coaster mı istersin, dönme dolapta şehri mi izlersin, atlı karıncaya mı binersin, arabaları mı çarpıştırırsın yoksa korku tüneline mi girersin sana kalmış.
Ben, şimdilik, Şirinler'in dünyasına dalıyorum, diğerlerini de öyle uzaktan izlemeyi tercih ediyorum. Hepinize de Şirinler tadında bir hafta diliyorum :)









tayt:Colin's, blazer:Stradivarius, t-shirt:Mng, ayakkabılar: Kemal Tanca

Sunday, April 07, 2013

Arkadaşım Badem Ağacı...



Pazar günlerini seviyorum. Çabuk geçmese daha da çok seveceğim o ayrı. Pazar oldu mu önce güzel bir kahvaltı yapıyoruz, şöyle uzunundan, sohbetlisinden, hemen ardına bir Pazar kahvesi, sonra biraz dinleniyoruz. Ondan sonra da atıyoruz kendimizi yollara. Artık yüreğimiz bizi nereye götürürse. Bazen sahile atıyor rüzgar bizi, bazen yayla tarafına, bazen de hiç bilmediğimiz yollara.
 Arkadaş tavsiyesi üzerine bir orman aramaya çıktık bu hafta. Ama ormana giderken öyle güzel köylerden geçtik ki ormanda fazla durmadan köye geri döndük. Baktık, yaşlıca bir teyzeyle bir amca cennetten bozma bir evin terasında oturmuş yoldan gelip geçeni izliyor. O terasın önü alabildiğine çiçek, alabildiğine ağaç. Biz ağzı açık ayran budalası, hiç çiçek görmemiş gibi bakınca el ettiler bize, gelin biraz da burda fotoğraf çekin diye. Dip dibe evler, dip dibe bahçeler. Benim gibi bir apartman dairesinin balkonuna üç beş çiçek, iki üç maydanoz, nane ekince kafayı yiyen bir insan evladı için bulunmaz bir nimet. Sağıma bakıyorum tuğlaların içinde şakayıklar, soluma bakıyorum marul, hemen karşısında maydanoz, onun hemen yanında yeşil soğan, kafamı yukarı kaldırıyorum dut ağacı, arkamı dönüyorum badem ağacı. Diğer evin sahipleri, gelin burda da fotoğraf çekin, bakın çiçekler ne güzel diyor, ağlamak istiyorum :) Sonra ağaçtan topladığı iki çuval bademden iki avuç elimize uzatıveriyor, bir de biraz daha ister misiniz diye soruyor, amcaya sarılmak istiyorum ama tutuyorum kendimi. Yaşlı teyzeye senin fotoğrafını çekebilir miyim diyorum, gazetelere mi vereceksin deyip, gülüyor. :) Fotoğraf çektirmeye ikna edemiyorum, aslında çok da uğraşmıyorum. Öyle güzel, öyle izole bir hayat yaşıyorlar ki şehir merkezine 10 dakika mesafede. Sadece hayran hayran izliyorum. 'Ahmet, bugün ağaçları suladın mı' diyor birisi, diğer bahçeden 'Bademlerin geri kalanını toplamam gerek' diyor genç olan. 'Yoğurt mayalandı mı acaba' diyor babaanne olan, onu görmüyorum, o ahşap merdivenle çıkılan bahçede, sadece sesini duyuyorum. Bir tek torun çantasının derdinde. Ödevi varmış, onu yapacakmış.
Bu hafta biraz erken çıkmışız keşif gezisine, çok sıcaktı.Saat 15:00 olmasına rağmen Güneş tepeden bir türlü inmedi. Bizi hararet bastı, fotoğraflar biraz aydınlık çıktı. Ama o manzara da, o teyze de, o tadından yenmeyen, dalından yeni koparılmış bademler de her şeye değdi.
Arkamıza baka baka geldik evimize, hemen balkona attık kendimizi,baktık maydanozlarımız filizlenmiş, onun şerefeni kadeh kaldırıp, akşam yemeğimizi balkonda yedik sonra da bu bademlerin şerefine Aziz Nesin'in 'Arkadaşım Badem Ağacı' şiirini okuduk, nasıl, iyi yapmış mıyız?  :)
 
Sen ağaçların aptalı,
 Ben insanların.
 Seni kandırır havalar,
 Beni sevdalar...
 Bir ılıman hava esmeye görsün,
 Düşünmeden gelecek karakış,
Acarsın çiçeklerini, 
Bense hayra yorarım gördüğüm düşü.
Bir güler yüz, bir tatlı söz,
Açarım yüreğimi hemen.
 Yemişe durmadan çarpar seni karayel,
Beni karasevda.
Hem de bilerek kandırıldığımızı,
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza...
Koş desinler bize şaşkın,
Sonu gelmese de hiç bir aşkın,
Açalım yine de çiçeklerimizi.
Senden yanayım arkadaşım,
Havanı bulunca aç çiçeklerini,
Nasıl açıyorsam yüreğimi!
Belki bu kez kış olmaz,
Bakarsın sevdan düş olmaz.
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama,
Vur kendini sen de bu güzel havaya...

-Aziz Nesin-



























Bence böylesi güzelliklerin yanında benim ne giydiğimin hiç bi önemi yok ama yine de merak ederseniz:

Jean: Bershka, ayakkabılar: Kemal Tanca, gömlek: Journey, çanta: Mango

Sunday, March 31, 2013

kendimizi toprakladık da geldik.


Ayaklara çorapsız babet, üstüne t-shirt giyme mevsimi gelmişse bünyenin de topraklanma vakti gelmiş demektir. Denizde yüzmeye gitmeden önce vücudun kıştan kalma elektriklenmesini toprağa akıtmak gerekir. Bunun için de en uygun yer köyün varsa köyün, köyün yoksa evine en yakın yayla mevkisidir. Giyersin en rahat jeanini, üstüne t-shirtini, altına babetini atarsın kendini en yakın dağ havasına. Çıkarsın kayalara, bırakırsın kendini rüzgara. Ayağına topraklar dolar, avuçlarını kayalar keser ama sen, o en uzaktaki, kayaların içindeki pembe ağaca ulaşabildiysen ve önün, arkan, sağın solun alabildiğine yeşil, alabildiğine oksijense ne ayağına giren toprak umrundadır, ne de elindeki kesik. Sevgilin de en iyi kareleri çekebilmek için o topraklarda aç bi aç debelendiyse senden mutlusu yoktur. Sonra, yediğin o rüzgarın da gazıyla, binersin arabana, çıkarsın yaylaya, mangalda arkadaşlarınla dağ havasında götürürsün pirzolaları, ardına da közde kaynamış çayını içersin ahşap banklarda, erik ağaçlarının bembeyaz çiçeklerine karşı. Etrafta kediler, köpekler dolaşır. Masadaki kahkaha sesleri hemen dibindeki akşam ezanına karışır. Etraf sessizleşir. Sen limonlu çayını içmeye devam edersin. Önce bi şükredersin, sonra da biner arabana evine gelirsin. O gömleği rüzgara karşı sallaya sallaya da Pazartesi'ye 'Ben geldim, n'aber?' dersin. :)

















jean: Stradivarius, babetler: Bershka, t-shirt: Mudo, gömlek: no name




Related Posts Plugin for WordPress, Blogger...