
Pazar günlerini seviyorum. Çabuk geçmese daha da çok seveceğim o ayrı. Pazar
oldu mu önce güzel bir kahvaltı yapıyoruz, şöyle uzunundan, sohbetlisinden,
hemen ardına bir Pazar kahvesi, sonra biraz dinleniyoruz. Ondan sonra da
atıyoruz kendimizi yollara. Artık yüreğimiz bizi nereye götürürse. Bazen sahile
atıyor rüzgar bizi, bazen yayla tarafına, bazen de hiç bilmediğimiz yollara.
Arkadaş tavsiyesi üzerine bir orman aramaya çıktık bu hafta. Ama
ormana giderken öyle güzel köylerden geçtik ki ormanda fazla durmadan köye geri
döndük. Baktık, yaşlıca bir teyzeyle bir amca cennetten bozma bir evin
terasında oturmuş yoldan gelip geçeni izliyor. O terasın önü alabildiğine
çiçek, alabildiğine ağaç. Biz ağzı açık ayran budalası, hiç çiçek görmemiş gibi
bakınca el ettiler bize, gelin biraz da burda fotoğraf çekin diye. Dip dibe
evler, dip dibe bahçeler. Benim gibi bir apartman dairesinin balkonuna üç beş
çiçek, iki üç maydanoz, nane ekince kafayı yiyen bir insan evladı için bulunmaz
bir nimet. Sağıma bakıyorum tuğlaların içinde şakayıklar, soluma bakıyorum
marul, hemen karşısında maydanoz, onun hemen yanında yeşil soğan, kafamı yukarı
kaldırıyorum dut ağacı, arkamı dönüyorum badem ağacı. Diğer evin sahipleri,
gelin burda da fotoğraf çekin, bakın çiçekler ne güzel diyor, ağlamak istiyorum
:) Sonra ağaçtan topladığı iki çuval bademden iki avuç elimize uzatıveriyor,
bir de biraz daha ister misiniz diye soruyor, amcaya sarılmak istiyorum ama
tutuyorum kendimi. Yaşlı teyzeye senin fotoğrafını çekebilir miyim diyorum,
gazetelere mi vereceksin deyip, gülüyor. :) Fotoğraf çektirmeye ikna
edemiyorum, aslında çok da uğraşmıyorum. Öyle güzel, öyle izole bir hayat
yaşıyorlar ki şehir merkezine 10 dakika mesafede. Sadece hayran hayran
izliyorum. 'Ahmet, bugün ağaçları suladın mı' diyor birisi, diğer bahçeden
'Bademlerin geri kalanını toplamam gerek' diyor genç olan. 'Yoğurt mayalandı mı
acaba' diyor babaanne olan, onu görmüyorum, o ahşap merdivenle çıkılan bahçede,
sadece sesini duyuyorum. Bir tek torun çantasının derdinde. Ödevi varmış, onu
yapacakmış.
Bu hafta biraz erken çıkmışız keşif gezisine, çok sıcaktı.Saat 15:00
olmasına rağmen Güneş tepeden bir türlü inmedi. Bizi hararet bastı, fotoğraflar
biraz aydınlık çıktı. Ama o manzara da, o teyze de, o tadından yenmeyen, dalından
yeni koparılmış bademler de her şeye değdi.
Arkamıza baka baka geldik evimize, hemen
balkona attık kendimizi,baktık maydanozlarımız filizlenmiş, onun şerefeni kadeh
kaldırıp, akşam yemeğimizi balkonda yedik sonra da bu bademlerin şerefine Aziz
Nesin'in 'Arkadaşım Badem Ağacı' şiirini okuduk, nasıl, iyi yapmış mıyız? :)
Sen ağaçların aptalı,
Ben
insanların.
Seni
kandırır havalar,
Beni
sevdalar...
Bir
ılıman hava esmeye görsün,
Düşünmeden
gelecek karakış,
Acarsın
çiçeklerini,
Bense
hayra yorarım gördüğüm düşü.
Bir güler yüz, bir tatlı söz,
Açarım yüreğimi hemen.
Yemişe
durmadan çarpar seni karayel,
Beni karasevda.
Hem de bilerek kandırıldığımızı,
Kaçıncı kez bağlanmışız bir olmaza...
Koş desinler bize şaşkın,
Sonu gelmese de hiç bir aşkın,
Açalım yine de çiçeklerimizi.
Senden yanayım arkadaşım,
Havanı bulunca aç çiçeklerini,
Nasıl açıyorsam yüreğimi!
Belki bu kez kış olmaz,
Bakarsın sevdan düş olmaz.
Nasıl vermişsem kendimi son sevdama,
Vur kendini sen de bu güzel havaya...
-Aziz
Nesin-














Bence böylesi güzelliklerin yanında benim ne giydiğimin hiç bi önemi yok ama yine de merak ederseniz:
Jean: Bershka, ayakkabılar: Kemal Tanca, gömlek: Journey, çanta: Mango